Köylere elektrik gelmeden önce yatsı namazlarına fenerle gidilirdi.

Baba veya dede önde gider, oğul veya torun fener taşırdı.

Çocuk, dedenin veya babanın arkasında yürürse, dedenin veya babanın gölgesi kendi önüne düşer ve dede karanlıkta yürüyemezdi.

Feneri taşıyan dikkatli olacak ve dedenin önüne gölge dahi düşürmeyecek.

Önden giden eğiticilerimiz, hocalarımız, yazarlarımız, çizerlerimiz, politikacılarımız karanlığın gölgesini dahi insanların gönlüne düşürmemeye dikkat edecekler.

İlk inen ayetlerde Rab, insan, okumak ve kalemden bahsedilir. (Alak süresi ayet 1-5)

O günlerde insanların dilinde, Perslerle Romalıların savaşları dilden dile konuşulur.

Roma mı büyük, Pers orduları mı büyük…

Savaşı karşılıklı kaybedip kazandıkları oluyordu ama niçin savaştıklarını bilmeyen yüz binlerce askerin canına mal oluyordu.

Hicaz bölgesinde kimin kazanacağına dair bahisler yapılıyordu.

Büyüklüğün yalnız onlara ait olduğu konusunda tartışma yoktu.

İşte böyle bir zamanda okuma ve yazmaya başlayan Müslümanlara ilk inen ayetlerde “Ve Rabbeke fe kebbir/Rabbini büyükle” diyor, Roma veya Persler gündemde yok.

Müslümanların gündeminde bir tek büyük vardı başka yoktu.

Günümüzde ise, müezzinler, günde beş vakitte okudukları her ezanla altı defa Allah-u ekber/En büyük Allah’tır diye ilan etmesine  rağmen,

Firavun ordusunun çokluğu karşısında hafiften korkuya kapılan Hazreti Musa’ya Rabbimiz, “Korkma, yüce olan sensin” diye haber veren ayeti okumasına rağmen,

Rabbimiz bize,

“Bu, insanlar için bir açıklama ve muttakiler için yol gösterme ve öğüttür.

Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer mümin iseniz mutlaka en üstün sizsiniz.” (Al-i İmran süresi ayet 3/138-139) demesine rağmen hâlâ “Allah üçtür” veya “Hiçtir” diyenleri öne çıkarmaya, etrafa korku yaymaya veya onlara imrendirmeye çalışanlara ne deneceğini bilemiyorum.

Hâlbuki Hendek/Ahzab savaşı, Müslümanların en zorlu savaşıdır.

Bu savaşın çok tehlikeli olduğunu Ahzab süresinde Rabbimiz haber verir.

Mekkeli müşrikler, birliktelik imzaladığı kabilelerden de, seçkin savaşçılar alarak Medine’yi kuşattıklarında, Medine münafıklarının gözü korkmuş, korkudan yürekleri ağızlarına gelmiş, “Allah ve Resulünün bütün vaatleri boşmuş” diyerek propaganda yapmışlar, savaşa katılacakları engelleme işine girişmişler, “Evlerimiz savunmasızdır” diyerek savaşa katılmayı reddetmişler.

İşte tam böyle bir anda Sevgili Peygamberimiz, Hendek kazma işinde bizzat kendisi balyozla taş kırarken her vuruşunda taşla balyozun çarpışmasından çıkan kıvılcımların ışığında müminlere:

“Allah-u ekber, bana Şam diyarının anahtarları verildi, Allah-u ekber, bana Kisra’nın Medayin’deki beyaz sarayının anahtarları verildi, Allah-u ekber, bana Yemen’in anahtarları verildi” diyerek müjde vermiş. Hadis, özetleyerek terceme edilmiştir. (Nesai, Sünen, K. Siyer, bab hafru Handek 170, Ahmet, Müsned, Bera bin Azib hadisi)

İstanbul’un fethedileceğini, Roma’nın fethedileceği müjdelerini vermiş.

Alpaslan, Malazgirt’i alırken İstanbul yolunun açılışını yapmıştı.

Osman Bey, Söğüt’te devletini kurarken İstanbul’u hayal ediyordu.

Nasıl ve ne ile müjde verelim?

(Yarın devam edecek.)