“Taş üstüne taş koyma” diye bir deyim var. Bu, bir eylemin sürekliliğidir. Göz ve gönül hayırlı olandan yana olunca, insanın her adım, eyleminde bir şeyler yapma duygusu ağır basar.

Kültür kavramını olumluluk yerine olumsuz bir anlamda kullanma insanı rahatsız eder. Beni eder en başında.

Kültür: “Bir milletin inanç, sanat, fikir, adet ve geleneklerinin, maddî ve manevi değerlerinin bütünü” diye tanımlanır. Bu bir toplumun ve milletin değerler toplamıdır. Bu hayat olumluluk üzerine inşa olur. Toplumların kendi iç değerlerini oluşturur.

Bugün için hangi kültürden söz edeceğiz. Hayatın karmaşasında değerlerin ters yüz olduğu ve hatta kalmadığı bir zamanda. Bugün hayatın gelenek ve alışkanlıklarından söz eden yok. Hayat, neredeyse deyim yerindeyse “yalan olmuş”. Hayata nasıl tutunulacağı kestirilemiyor. Güven duygusunu azalması, yalanın, hilenin ve her türlü olumsuzlukların insanlık üzerine boca olduğu bu dönemde nasıl bir kültürden söz edilebilir.

Sözlü geleneğimiz acılarla, hüzünlerle, sevgi ve öfkeyle olsa da her şey doğasında yaşanırdı. Kültür, evet ama nasıl bir kültür. Hayatın sıradanlığında insanın insana olan güveninin, dayanışmasının, güzelliklerinin azaldığı bir zamanda.

Hayat hep böyle olumsuzlanabilir mi? İnsanın insanı acımasız öldürdüğü, ötekileştirdiği, dışladığı, küçümsediği, görmediği, bilmediği bir hayat anlayışı. Böylesi bir kültür. Değerlerin çürümesine neden olan davranışlar, olumsuzlukların hayatın artık bir doğasıymış gibi yaşandığı bir zamanda.

Kimin komşusundan haberi var, sokağındaki insanlardan, acılarından, insanlıktan. İnsan ben merkezli olunca, insanı ve sorunlarını kendisine dert edinmeyince öylesine sadece kendisini yaşar. Kendisini yaşamak insanı sorumluluktan kurtarır mı?

İnsanın sorumluluğu gene insandır, insanı ilgilendiren her şeydir. Doğadır, çevredir, hayvanlardır, bitkilerdir ve hatta taşlardır.

İnsan bugünü yaşar yarın yoktur. Yarın başkaları yaşar. Dünyayı tüketmen insanlığı tüketmektir.

Kendi kozasında, sınırlı çevresinde bulunanlar, gözlemde bulunmadıkları sürece dışarıda nelerin olup bittiğinden haberleri olmaz.

Hayatın sürekliliği çevresiyle olur. Dünyaya, insana ve şeylere bakışıyla, yapacaklarıyla insan ancak insan olur.

İnsanı tüketen ve şeylere alet olan ve bir nesneden farkı olmayanlar ancak sıradanlıklara takılır kalırlar. İş ve eylemde bulunma yerine zamanlarını laf taşıma, oradan oraya aktarmayla geçirirler. Bunu da bir iş sanırlar.

Taş üstüne taş koyma bir yapının sürekliliğini sağlar. İnsanlık hayrına olabilecek ne var ise bunu gerçekleştirmesidir. İnsanın insanı uyarması, eylemleriyle, önek olmayla gerçekleşebilir.

Okumayan, düşünmeyen, iş ve eylemde bulunmayanlar sosyal medya çöplüğünde gezinirler, çöpleri kurcalarlar ya da salt kendilerini öne çıkarırlar. Sanki kendilerinden başka bir dünya yokmuş gibi yaşamaya bakarlar.

İnsanı, insan olduğunu hatırlatma da insana düşer.

Etrafımıza sevgiyle, olumlu bakma bir başlangıç olur.

Peygamberler medeniyetinin süreğindeyiz. Onlar insanlığın iyiliği için çabaladı. Hiçbir zaman dünya saltanatını kurma gibi bir amaçları olmadı. Onların saltanatı insandır, insanın geleceğidir. Bizler peygamberlerin varisleri, o kültür ve düşüncenin toprağında bulunuyoruz. Bu toprakta insanlık için olabilecek güzellikleri yeşertmek, bir diriliş hamlesi başlatmak gibi bir derdimiz var. Evet Müslüman’ız ve dert sahibiyiz.

Dert sahipleri âşık kimselerdir. Âşıklar dertlerinin peşinde koşarlar. Sevdalarını soluksuz sürdürürler.