Çok öğünürüz tarihte sömürge olmamışız.
Ne ki karın tokluğuna yaşamayı nimet bilmişiz.
Yerli halka sürekli “bir lokma, bir hırka” önerilmiş.
Ticaret gayrimüslimlere verilmiş.

Bu acı tabloyu Ali Birinci, bütün yönleriyle açıklamakta;

“Köylerde hububat türünden ürünler yetiştiren Türkler, mesela Rumeli’de bağcılık ve ipek böcekçiliği ve tütün ticareti gibi işlerden çok uzaktılar. Ziraat ürünlerinin pazarlamasını ise Rumlar yapıyordu. Bu şekilde zenginleşen yerli Hıristiyanlara Çorbacı, ecnebilere ise Çelebi adı veriliyordu. Türkler ne zanaat sahibiydi, ne de servet… Ziraat dışında yaptıkları hamallık, amelelik, arabacılık, nalbantlık ve saraçlıktı. Bir zanaat sahibi olanları binde bir denecek kadar azdı. Kasaba ve şehirlerde Avrupa mallarını satanlar, yani manifaturacı, camcı, hırdavatçı, kırtasiyeci ve diğer bütün esnaflık -başta Ermeniler olmak üzere- Yahudilerin ve Rumların işiydi. Büyük ithalatçılığı da Ermeni, Yahudi ve Rumlar yapıyorlardı. Sanatkârlar da büyük ölçüde onlardandı. Demircilik Ermenilerin, mandıracılık Yahudilerin, eczacılık Rumların ve Ermenilerin, hekimlik ve bilhassa dişçilik ve büyük şehirlerde berberlik, değirmencilik, kunduracılık, balıkçılık, sarraflık ve bankacılık dahi bu azınlıkların ellerinde idi. Hâsılı nerede kolay ve bol para kazanılırsa, orasını onlar tutmuşlardı. Hıristiyanlar ve Müslümanlar ayrı mahallelerde otururlardı; fakat mahallelerdeki bakkal, kasap, zerzevatçı büyük ölçüde sur dışında oturan Hıristiyanların mesleğiydi.”(1)
Bitmedi, Hıristiyanlar askerlikten muaftı. “Hıristiyanlar, askerlik müddetince senede yedi buçuk kuruş vergi verirler, dükkân açar, mağaza işletir, sanat sahibi olurlar, faizcilik yaparlardı ve bir ifadeye göre refah ve saadet içinde güzel konaklarda, köşklerde, mevsimine göre yazlık ve kışlık evlerde otururlardı. Ticari hayata hâkim olan azınlıklardan Erzurum, Kayseri ve Vanlı Ermeniler, bütün Türkiye’de ticarethaneler, binalar, hanlar, apartmanlar ve geniş arazi elde ediyorlardı. Bilhassa İstanbul’da ve bu arada başka vilayetlerde de ticarî bakımdan en işlek caddeler Hıristiyanların ellerine geçiyordu. İzmir adeta bir Rum ve ecnebi şehri idi. Her şey onların elinde bulunuyordu. Onlar bizim memleketimizde hür ve mesut, refah ve saadet içinde yaşıyorlardı. Onların evlerinde piyanolar çalınır, kanaryalar öterdi. Bizim fakirhanelerimiz her gün ah ve figan ile dolardı.

Diğer taraftan İstanbul’da, Anadolu’da ve Arabistan’da, birçok Alman ticarî faaliyette bulunuyordu. Hele İzmir’de ticaret Yunan tacirlerinin elindeydi denilebilir. Onların yanında İngiliz ve Fransızlar da dikkati çekiyordu. Türk tacirler ise sayılabilecek kadar azdı. Adana’da çiftlikler ve tarlalar İngilizlerin eline geçiyor; Anadolu Demiryolları hattı boyunda ve Filistin sahillerinde Alman kolonileri teşekkül ediyordu. Azınlıklarla Müslümanların dışında kalan ve ceplerinde başka devletlerin pasaportunu taşıyan bir kısım insanlar da, kapitülasyonların gölgesinde kontrolsüz ve vergisiz bir şekilde yaşıyorlardı ki, bunlar halkın Frenk ismini verdiği Levantenlerdi. Lütuf kabilinden bazılarının altında Türkçesi de bulunan Fransızca tabelalarla dolu Beyoğlu’nda demiryollarında ve tramvaylarda konuşma lisanı Fransızcaydı ve buralarda tek bir Türk çalışamazdı. Büyük memurlar ecnebi, küçükleri ise Rum ve Ermeni idi. Yolculuklarında ise Türkler her türlü eziyet ve hakareti görüyorlardı.”(3)

Müslüman aileler savaşlarda evlatlarını kaybettiği gibi ekonomik olarak yoksulluğa mahkûmlardı. Bu kez sihirli değnek olarak dinin yanlış kullanımı devreye giriyor, önlerine sürülen reçete, kadercilikti. Halka maddi kayıplarını unutturacak manevi huzur sunan önerilerdi bunlar. Dünyadan çok ahiretin önemsenmesini anımsatan bu söylem ile saf ve temiz Müslümanlar avutulmaktaydı. Bu yaman çelişki ne yazık ki bugün de kimi kesimlerde hâlâ yaşatılmakta.

(Geniş bilgi için bknz. Ali Birinci, Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Dergâh Yay. İst. 1990, s. 17-22.)