“Alalım düşmandan eski yerleri”

Mahmut  Toptaş
Mahmut Toptaş

İstiklâl Marşı’nda geçen kelimelere Akif, hangi manaları yüklemiş diye özel bir araştırma yaptım ve İstiklâl Marşı’nda geçen kelimelerin Safahat’ta geçtiği mısraları tespit ettim.

Böylece İstiklâl Marşı’nı Mehmet Akif merhuma açıklatmış oldum.

Çalışmamı bazı dostlarıma okuduğumda: “Akif, İstiklâl Marşı’nı yazarken, düşünerek, ince eleyip sık dokuyarak bu kelimelere bu manaları yükledi mi?” diye soran dostlarıma:

“Şeyh Hamdullah sanat harikası Besmele’sini yazarken, yıllar öncesi hat hocasından meşk ederken öğrendiklerini hatırlamaz.

O aşk ve meşkle öyle dolar ki, hüsn-ü hat bilgisi onun kanı olur, canı olur. Ve eline kalemi alınca bütün öğrendikleri ondan bir şelâle coşkusuyla akıverir.

İki ay annesini dinleyen yavru bülbül, bir gün ötmeye başladığında o iki ayın her gününde öğrendiklerini hatırlamaz. O, gül diyarının bülbülü oluverir.

İşte Akif merhum da Millet Meclisi tarafından Kur’an tercemesi görevi kendisine verilecek kadar İslam kültürüne hâkim, serapa iman dolu bir yürekle İstiklâl Marşı’nı yazıverdi” dedim.

Vatanın bağrına düşman hançerini sapladığında, Akif o küflü hançeri yüreğinde hissetmiş de öyle yazmış İstiklâl Marşı’nı.

Yıkılan köyler, sanki onun başına yıkılmış,

Yakılan ekinlerle yanmış,

Kılıçtan geçirilen çoluk çocuğun feryadını ruhunda duymuş,

İstiklâl Marşı’yla feryadını dile getirmiş.

Vatanın bağrına leş kargaları gibi abanan, “tek dişi kalmış canavar”, Batı medeniyetinin akıttığı kan, aldığı can yüzünden o kara günlerde, karalar giyinen, kararsız kalan milletimize ümit tohumları saçmıştır İstiklâl Marşı.

İstiklâl Marşı, bu milletin, dinini, imanını, vatanını, tarihini, kültürünü, azmini, ümidini, kahramanlığını, bütün dünya insanına haykıran dilidir.

İşte o İstiklâl Marşı’nda geçen kelimelere Akif, hangi manaları yüklemiş okuyalım ve görelim.

“İSTİKLÂL MARŞI

 — Kahraman Ordumuza —

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;

Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

O benimdir, o benim milletimindir ancak.”

Minberlerde cemaati, cephelerde askerleri, meydanlarda milleti gayrete getiren, umutsuzluğun kara bulutlarını nurlu kelimeleriyle dağıtan Akif merhum, İstiklal Marşı’na, “Korkma” diyerek başlamış.

Korkmak: korku hissetmek, ürkmek, endişe etmek manalarına gelir.

 Bazıları, İstiklal Marşı’na, “Korkma” diye başlanmaz. “Türk milleti korkak değil ki, ‘Korkma’ densin” diyerek M. Akif’i tenkit etmiş.

Ama Nihat Sami Banarlı Bey (Kültür Köprüsü s. 328), “Korkmak, çoğu zaman asil bir his, bir endişedir: ‘Çocuğun, çok ateşi var, doktor, korkuyorum!’ diyen bir annenin asil korkusu gibidir” diyor.

İstiklâl Marşı’ndaki bu korkma uyarısının milletin kan ağladığı, karalar bağladığı günlerde, gün batımında gurup kızıllığının batıdan gelen karanlık içinde yok olduğu gibi al bayrağın da Batı küfrünün ve inkârının acımasız saldırısı karşısında sönüp yok olmayacağını, bu konuda endişelenmemesi gerektiğini vurguluyor.

Rabbimiz, Kur’an’ı  Kerim’de Peygamberlerine, “La tehaf”/”Korkma” dediğini haber veriyor. (Hud, 11/70, Ta-Ha 20/21, 20/68, Neml 27/10, Kasas, 28/25, 28/31, Ankebut, 29/33, Sad, 38/22, Zariyat 51/28).

Safahatında neden korkulmayacağını da açıklıyor:

— Korkma!

“Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz;

Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz!

Düşer mi tek taşı, sandın, harim-i namusun?

Meğerki harbe giren son nefer şehit olsun.

Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa;

Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa;

Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar,

Taşıp da kaplasa afakı bir kızıl sarsar;

Değil mi cephemizin sinesinde iman bir;

Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir” diyerek sarsılmaz imanımızla dopdolu olan göğsümüze, Batı cephesinin tamamının silahları gelse yetmez, bir de cehennem gelse biz onu da göğsümüzde söndürürüz derken Akif merhum, üslupta  zirveyi de yakalamış.

Çünkü kıyamete kadar gelecek zalim diktatörlerin yapacakları silahların tamamı cehennemin kıvılcımına denk olmaz.

Sönmek: Düşmek, adı sanı kalmamak, yıkılmak, yok olmak, yatışmak manalarına gelir.

“Gün batımındaki kızıl şafak batar, karanlığa gömülüp yok olur, ama bu şafaklarda yüzen al sancak sönmez, düşmez, yıkılıp yok olmaz.”

Yüzmek: Denizde yüzmek, koyunun derisini yüzmek, bolluk içinde yüzmek manalarına gelir.

Burada bolluk içinde rahatça dalgalanma manasındadır. Her şehrin, her köy ve kasabanın şafağı yüz binlerce şafak eder. İşte al sancak bu şafaklarda yüzecek

Akif, Süleymaniye Camii’nin, hendesi ve mimarlık ilmine basarak Mabut’una yükseldiğini, bu  gökyüzünde yükseklerde yüzen, baştanbaşa iman olan Süleymaniye’nin, pislikleri yükseklerden seyredeceğini söyler.

Akif, Allah’ın (c.c.) koruduğu Mekke’nin harem mıntıkasında yüzen, dünyanın en değerli eşsiz incisi gibi olan, Sevgili Peygamberimizin getirdiği şeriatın kıyamete kadar yetim kalmaması için Rabbine dua eder.

Mekke’nin kum denizinde yüzülmez, Rabbin rahmet deryasında yüzülür.

Ocak: Ateş yakılan yer, belirli meslek guruplarının toplandığı yer: Yeniçeri ocağı, asker ocağı gibi. Babadan evlada intikal eden özellikler.

“Ocağı söndü” denildiğinde ailenin dağıldığı, yok olduğu anlaşılır. O evde ocağı yakacak, dumanı tüttürecek kimse kalmamış demektir.

Dıştan düşman saldırır, içten de Allah’ın kulları arasına nifak sokulursa o zaman ayrılık alevleri saçakları sarar ve söndürmediği ocak kalmaz.

Son nefer şehit olmadan, en son ocak sönmeden al sancağın ışığı sönmeyecektir.

Şafak kelimesi Türkçemizde güneş doğmadan önce tan yeri ağardıktan sonraki kızıllığa denir.

Arapçada güneş battıktan sonra batı ufkunda gökyüzünün kızarmasına denir.

Akif merhum her iki manayı da kullanmış.

Birinci mısradaki akşamın kızıllığıdır. Batıdan gelen karanlık o kızıllığı birazdan boğacak ama al bayrağımız ve ondaki hilal ve yıldızı Batı’nın gâvurluk karanlığı boğamayacaktır anlamında vermiş.

Son mısrada ise,

“Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!”

Derken, “Şafak” kelimesi Türkçede kullandığımız anlamda tan yerinin kızarması manasınadır.

Erzurum’da tan ağarır, şafak söker, sonra şafak dalga  dalga yayılır Sivas, Konya, İstanbul, Edirne, Sofya, Viyana, Amsterdam, Washington, Tokyo, Pekin, Moskova İstanbul diye dalgalanır durur ya.

Ey Bedrin aslanlarına benzeyen şanlı askerlerin elinde yükseklere çekilen şanlı hilâl, naz ile niyaz birleşti şana dönüştü.

Haydi, sende dalgalanıver artık da,

“Alalım düşmandan eski yerleri.”

- Yenidevir Gazetesi, Mahmut Toptaş tarafından kaleme alındı
https://www.yenidevir.com.tr/makale/6616927/mahmut-toptas/alalim-dusmandan-eski-yerleri