Yeni normaller…

Vergi Uzmanı Ozan Bingöl, Vergiye Dair adlı internet sitesindeki 30 Eylül tarihli “Kişi Başına Milli Gelir Açısından Cumhuriyet Tarihinde Bir İlk” adlı yazısında çarpıcı bir tespitte bulunuyor. Kişi başına gelirin 7 yıl üst üste düştüğünü ve bunun Cumhuriyet tarihinde bir ilk olduğunu belirtiyor.

Buna göre, 2013’te 12.582 dolar olan kişi başına milli gelir 2014 yılından itibaren düşüşe geçiyor. 2014’te yüzde 3,2 daralma neticesinde 12.178 dolara, 2015’te yüzde 9’luk daralmayla 11.085 dolara, 2016’da yüzde 1,1 daralmayla 10.964 dolara, 2017’de yüzde 2,4 daralmayla 10.696 dolara, 2018’de 8,4 daralmayla 9.793 dolara, 2019’da yüzde 6 daralmayla 9.208 dolara ve 2020’de de yüzde 6,6 daralmayla 8.597 dolara inen bir kişi başına milli gelir tablosu karşımıza çıkıyor. Söz konusu verilerin TÜİK’in rakamları olduğunu belirtmek gerek.

2014 senesinde ekonomik büyüme yüzde 5,2 olurken, 2015’te 6,1, 2016’da yüzde 3,2, 2017’de 7,5, 2018’de yüzde 2,8, 2019’da yüzde 0,5 ve geçen sene de yüzde 1,8 büyüme görüldü. 2014’te nüfus 77,2 milyonken, 2015’te 78,5 milyon, 2016’da 79,8 milyon, 2017’de 81,1 milyon, 2018’de 82,3 milyon, 2019’da 83,4 milyon ve 2020’de de 84,3 milyon olarak gerçekleşti.

Ekonomi kağıt üzerinde büyüyor, ancak nüfus da artıyor ve kabaca bir hesapla dolar cinsinden GSMH’nin yani milli gelirin nüfusa bölünmesiyle elde edilen kişi başına düşen milli gelir de haliyle azalıyor. Elbette ki bu azalışta, milli gelirin dolar bazında uğradığı azalma da var, ki bu da doğrudan doğruya TL’nin yabancı para birimleri karşısında uğradığı değer kaybıyla ilgili.

Döviz kurundaki istikrarsız ve yukarı yönlü hareketlenmelerden endişe edenlere yönelik kullanılan, adeta kötü bir şaka gibi olan “Dolarla mı maaş alıyorsunuz?” ifadesinin fuzuliliği de böylece ortaya çıkmış oluyor anti parantez…

Ekonominin sürekli şekilde büyüdüğü görülse de, Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülke için yüzde 5’in altındaki büyümelerin reel geliri artırmadığı da bir vakıadır. Dolayısıyla istatistik verilerini bir övünme vesilesi yapmaktan ziyade, bu verilerin ortaya koyduğu büyüme tablosunu ve büyümenin sıhhatini konuşmak gerekir.

“Sürekli artı yönde büyüdük ama neden gelirimiz azalıyor?” sorusu, Türk ekonomisinin yapısal defolarından bağımsız cevaplanamaz. Enflasyon ve cari açık vererek elde edilen büyümenin orta ve uzun vadede reel gelire olumlu yönde yansımadığını artık herkes biliyordur muhakkak. Literatürümüze giren “yoksullaştıran büyüme” veya “durgunluk enflasyonu” gibi kavramlar, ekonomimizin son dönemde hayli tehlikeli bir patikaya sürüklendiğini de göstermektedir. Bu patikadan çıkana kadar da daha çok fakirleşme de kaçınılmaz olacaktır.

Son dönemin ekonomi gündeminde enflasyon, işsizlik ön plana çıkıyor ama siyasi iktidar her fırsatta “büyüme rekoru”ndan bahsetmeyi tercihe diyor. Halbuki, son yıllardaki trende bakılınca ekonomik büyüme istatistiki bir tatmin sağlamaktan öteye gitmiyor. Enflasyonun yeniden güçlü şekilde devreye girmesiyle hayat pahalılığı ve maliyetlerdeki dizginlenemeyen artışlar hem tüketicileri hem üreticileri dayanılmaz bir noktaya doğru itiyor. Kovid salgınının ekonomik durumu daha da kötüleştirmesiyle birlikte işsizlik de toplumun en ciddi meselelerinden birisi olarak aileleri tehdit ediyor. Özellikle gençlerin daha hayatın başında yüz yüze geldikleri işsizlik gerçeği, gelecek yıllar için de çok sıkıntılı bir sosyoekonomik tabloya da işaret etmekte.

Türkiye İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran’ın bir açıklaması da aslında toplumun içinde bulunduğu durumu gösteriyor. Bireysel kredilerde vade sınırlaması açısından 50 bin sınırının isabetli olduğunu söyleyen Aran, “Bu tutar yüzde 45’lik bir seviyeye karşılık geliyor. 50 bin liraya kadar olan bölüm ‘geçim sıkıntısıyla, borç çevirme ile’ ilgiliyken, üzerindeki bölüm lüks tüketimle ilgili” diyor. İnsanlar, artık “geçim sıkıntısını” aşabilmek, “borçlarını çevirebilmek” (ödemek değil) için kredi kullanmak durumunda kalıyor. Ve yetkili bir isme göre de bu güdüyle hareket edenler, 50 bin liraya kadar da kredi kullanıyor. Belki imkan olsa daha yüksek miktarlar da söz konusu olacak!

Bu arada Uluslararası Finans Enstitüsü’nün (IIF), Merkez Bankası’nın yıl sonuna kadar politika faizini 150 baz puan daha indirimle yüzde 16,5’e düşüreceği ve 2022’ye “krediyle büyüme”nin damga vuracağı tahmini de gerçekten enteresan.

İçinde bulunduğumuz ekonomik tablo her geçen gün daha da çarpıklaşırken, “fakirleştiren büyüme” de, “krediyle geçinmeye çalışmak” da yeni normallerimize dönüşüyor maalesef.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Burak Kıllıoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yenidevir Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yenidevir Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Yenidevir Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yenidevir Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.