Beton, esir aldı

Çok güzel şehirlerimiz vardı bir aralar… Kendi halinde, nezih, şirin ve temiz… Ahalisinin kendinden razı olduğu ve kendisinin de ahalisiyle pek bir uyum içinde olduğu, iddiasız, sade ama samimi ve ölçülü bir dede/nine gibi içten…

Önce apartman denen bir belayı musallat ettik bu şehirlere.. Başlı başına bir realite olan Türk evinin (ki tamamen ihtiyaçlara göre düzenlenen ve lüks, şatafat vs yerine sadeliğin gücüne, ölçülü bir süse ve işlevselliğin ürünüdür) hakkını veremeyince, eskilerinin yerine yenilerini aynı mantaliteyle koyamayınca ve “ne oldumculuğa” kapılıp da kestirmeden Batılılaşma, güya şehirleşme gibi sevdalara da kapılınca, apartman denen heyüla şehirlerimizi teslim aldı.

Köyden kente göçün ortaya koyduğu ve tam da işlevini adında barındıran “gecekondu” olgusuna benzer şekilde, şehirlerimiz de bu göç dalgasına karşı güya apartmanlarla mukavemet etmeye çalıştı. Bir kötüye karşı diğer bir kötüye sarıldık.

Mahalle güzellemeleri yapacak değiliz. Çünkü Türk evinin şekillendirdiği mahalle olgusu, güzellemeler veya övgüler yapmaya gereksinim duyacak değil. Halihazırda iyiydi, insaniydi, güzeldi zaten. Duygusal veya nostaljik bakışın da ötesinde oluşması, konumlanması anlamında enteresan bir akılcılık örneği olarak değerlendirilmelidir. Günümüzün moda tabiriyle söylenirse “organik”, herkesin anlayacağı dilden söylenirse de “kendiliğinden” oluşan/gelişen ve bu gelişme ve konumlanma esnasında da kimsenin de hakkına girilmeden tanzim olunan bir gelenek vardır ortada. Dümdüz, cetvelle çizilmiş gibi nizami değil de topografyaya ve bulunduğu bölgenin durumuna göre şekil alan bir tavırdadır. Çevreye müdahaleyi değil de “çevreye uyum”u önceler. Günümüzün “mahalle konsepti” abuklukları gibi “-mış gibi yapmaz” yani.

Belli ölçütlere göre şekillenmiş olan ve hem iç içeliği hem de mahremiyeti bir araya getirebilen bir nitelik vardı bunlarda. Üzerine çokça kafa yormamız gerekirken, sadece şekliyle şemaliyle ve birtakım ilgisiz imajlarıyla hatırladığımız Türk evini harcadığımız, mahvettiğimiz gibi, o evlerden müteşekkil olan mahalleleri de harcadık bir çırpıda. Yerlerine modern zamanın gereği olarak “bloklar” diktik, ortaya çıkan eserin yanlışlığından ders alacağımız yerde bu sefer o “blokları” da kentsel dönüşüm vs diyerek yıkıp onların da yerine “rezidanslar” vs kondurduk.

Mahallenin sıcaklığını, insaniliğini yitireli çok olmuştu zaten, otel gibi siteler marifetiyle de tüy diktik!

Öncelikle şunu anlamamız gerekiyor belki de. Şehirleşmek her şartta ve koşulda gerekli olmayabilir. Şehirleşmeye iten birtakım koşullar, haller olmalıdır. Yüksek katlı binalarda oturmak, şeklen birtakım anlamlara gelebilir belki ancak bizi anlamak istediğimiz manada “şehirli” yapmaz. Toplum olarak “şehirli”ye yüklemek istediğimiz anlam, aslına bakılırsa “medeni”ye karşılık gelmektedir. Ancak her “şehirli”nin “medeni” olması beklenemez. Farklı kavramlardır, farklı durumları açıklarlar.

Bizler, toplum olarak sanayileşmeden şehirleşmeye heves edince, sanayileşmenin gerektirdiği ama bizim henüz o safhaya gelmediğimiz “apartmanlaşmaya” balıklama atladık. Ve bunu da otomatikman “medeni” olmakla eşdeğer saydık. Yanlış buradadır. “Medeni” şehirli demektir, ancak bizim anladığımız manada “şehirli”den farklıdır. Bizler, yanlış anlam yüklediğimiz ve “apartmanlaşmayla” birlikte düşündüğümüz “şehirli” kavramına öylesine tuhaf anlamlar yükledik ki, zihniyet olarak değil ama yaşadığı yer olarak “köylü” olanları da aşağılar olduk. Halbuki, Anadolu’nun köylerinde nice insanlar vardır ki, tavır ve nitelik olarak tam bir “medenilik” içindedir.

Kendimiz deneyimlemeden, bir yerlerden bire bir kopyalayarak aldığımız pratiklerle şekillenen zihniyetimizin çarpıklığı, bizleri şeklen “şehirli” ancak zihnen “kasabalı” bir duruma soktu. Meselelerin özüne odaklanmak yerine şekli tatminlere indirgedik her şeyi ve şehirlerimizi ruhsuz, kültürsüz, sevimsiz beton yığınlarına dönüştürmeyi de gelişmişlik olarak saydık.

Anadolu’nun ufak tefek şehirlerine dahi, sanki yeterince arazi yokmuş ve sanki kısıtlı bir alana çok fazla sayıda insanı sığdırmak lazımmış gibi 8-10 katlı toplu konutlar inşa edilmesi, kafa yapımızın geldiği noktanın basit bir numunesidir.

Şehirleri beton yığınından müteşekkil çorak bozkırlara dönüştürüp de “yatay mimari” diye ne anlama geldiği bilinmez bir şeyi bahane etmek ise sadece durumun vahametini göstermeye yarayacaktır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Burak Kıllıoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yenidevir Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yenidevir Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Yenidevir Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yenidevir Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.