Sekiz milyar sefer halindeyiz

Kendi istek ve irademizle gelmedik bu dünyaya. Ne kadar kalacağımızı da, ne zaman gideceğimizi de bilmeden yaşıyoruz.

Dünyadan aldığımız nefesin ilk nefes olduğunu biliyoruz da son nefesimizin sayısını kimse öğrenemeden gidiyor.

Ölmeyecekmiş gibi planlar yapsak da bir saniye sonrasının ne getireceğini bilemiyoruz.

Beyin profesörü, hastanedeki hastasını ameliyat için evinden çıkıyor, hastaneye varmadan beyin kanamasından arabada can veriyor.

Bir senedir planını yaptığı işi başlatmak üzere iş yerine giderken kazada can veriyor veya aklını kaybedip yıllarca çocuklarına yük oluyor.

Haritada yerini bulamayacağımız şehirlerde ev kuruyoruz, adını bilmediğimiz şehirden evleniyoruz ve hiç tanımadığımız insanlarla dost oluyoruz.

Binlerce bilinmezlikler arasında yol alırken yeni bilinmezlere doğru gidiyoruz.

Ama bizi getiren ve götüren, her şeyi duyan, gören ve bilen, bizi, bizden bile koruyan Allah’ımız, doğmadan bir gün önce annede süt bulunmazken biz doğduğumuz gün annenin sütünü indiren ve bize sunan O Allah cellecelalüh, zamanın her saniyesinde, evrenin her yerinde zerreden kürreye kadar her şeyin nerede nasıl olduğunu ve olacağını bilmektedir.

O, yarattığının hiçbir zerresini boşuna yaratmadığı gibi hiçbir şeyi de kaybetmez.

Çocuğuz ama sefer halindeyiz. İki günlük çocuk birinci günkü çocuk değil. Rabbimiz de ikinci günün süt gıdasına ikinci günün ihtiyacını karşılayacak şekilde karışım yapar.

Çocuklar için en gelişmiş mamalarda, bu hassasiyetin zerresi bulunmaz.

Her gün taze akan iki süt pınarı kurumaya başladığında, ağzımıza diş takıveriyor ve para da almıyor.

Son nefesi de alıp bu dünyadan göç emrini verdiğinde, toprağın altında aç nasıl duracağız endişesine gerek yok.

Çocuk safiyetimizi koruyabilmişsek, Yaratan’ımızın koyduğu kurallara uyabilmişsek, O’nun razı olduğu işleri yapabilmişsek, anne-baba, kardeşler, komşular, arkadaşlar ve tüm yaratılanlara karşı görevimizi Allah’ımızın istediği şekilde yerine getirebilmişsek, kabir, “Cennet bahçelerinden bir bahçe” oluverecektir.

12 Eylül 1980 darbesinde cezaevine konulan mahkûmlara haftada bir saat sohbet için gittiğimde kendilerini komünist olarak tarif edenlerden biri, ahirete inanmadığını, çürümüş kemiklerin diriltilemeyeceğini, ölüsünü yakıp külünü savuracakların küllerinin toplanamayacağını, denize düşen, balinaya yem olan adamın, yakalanan balinayla bütün yiyenlerine dağılması ve her birinin ayrı yerlerde ölmesi nedeniyle denize düşenin, balinaya yem olanın toplanamayacağını söyleyen beye;

“Sen kendi toplanışını hiç düşünmemişsin.

35 yıl önce sen yoktun. Ana rahmine düştüğünde gözle görülemeyecek kadar küçüktün. Doğduğunda 3-4 kiloydun. Şimdi 75 kilosun. Bu kiloları nereden topladığını düşünseydin, bu sözü söylemezdin.

Adana’nın domatesi, Trakya’nın ayçiçek yağı, Ayvalık’ın zeytin yağı, Konya’nın unu, Karaman’ın bulguru, Rize’nin çayı, Afrika’nın muzu, lodos rüzgarı, poyraz rüzgarı, güneşten gelen gıdalar, aydan gelen gıdalar sende toplandı. Zerre kadarken 75 kilo oldun.

Kendi oluşumunu bile takip edemedin ama seni yaratan senin her saliseni bilmektedir.

Hapisten çıkınca evinizde annen ve babanın okuduğu Kur’an-ı Kerim’i abdestli olarak eline al ve Ya-Sin süresinin son sayfasını oku.

‘Bulamam’ deme. Mushaf’ın sayfalarının en kirli olduğu yer Ya-Sin süresidir. Çünkü annen ve baban o süreyi daha çok okurlar.

O sürenin son sayfasında 78’inci ayetinde Übey bin Ka’b isimli bir azılı kâfirin, Sevgili Peygamberimizin yanına gelirken çürümüş bir kemikle geldiğini ve kemiği parmaklarıyla ezip toz halinde rüzgâra verdiğini ve bu esnada, ‘Bu çürümüş kemiği kim diriltecek’ dediğinde Rabbimiz de Sevgili Peygamberimize, ‘Söyle ona, o kemiği ilk defa kim inşa etmişse o diriltecek’ ayetini indirir.

Hiç yoktan bütün şu kâinatı/evreni yaratan, kemiği de yaratan Allah, çürüdükten sonra da dirilten O’dur” dediğimde, “Diriltir” demişti.

Ben, 01 Ocak 1981 yılında İstanbul Haseki Eğitim Merkezi’nde Arapça bölümünde eğitim almak için geldim.

Hapishane koğuşuna tam hâkim olan o zat, “Bize kitap gönder” dedi.

İstanbul’da tanıştığım, Şamil Yayınevi’nin sahibi Duran Kömürcü’ye kitapların isimlerini vererek, “Bunları şu adrese gönder” dedim, bir aya kalmadı, “Sayın hocam hacmi küçük kitaplar çerez gibi çabuk bitiyor, daha çok ve büyük kitaplar isteriz” diye yazdığında;

Yine Duran Kömürcü’ye gittim, tefsir, hadis ve ilmihalle ilgili kitaplar gönderdim.

Yine bir gün gelen mektupta, “Herkes namazını kılıyor ama bir tanesinin abdest almadan kıldığını söylüyorlar, ne yapayım” sorusuna, “Eğer Müslüman değilse kılmasın” dedim. Gelen cevapta, “Senin, ‘Eğer Müslüman değilse kılmasın’ sözünü ona okudum, cevap olarak, ‘Kılmazsam zorlamayacak mısın?’ dedi, ben de, ‘Zorlamayacağım’ deyince, ‘Öyle ise ben de bundan sonra abdest alarak kılacağım’ dedi” yazıyordu.

Bizim insanımızın mayası Müslüman.

Batı, dayattığı fikirlerle, kanunlarla, mayamızı bozmaya çalışıyor ama yüz elli yılda bozamaması, bozamayacağının işaretidir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mahmut Toptaş - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yenidevir Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yenidevir Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Yenidevir Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yenidevir Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.