Türkçede olmayan “doğa” kelimesi

Güneşin yedi rengini bilgi olarak öğrendik ama gökkuşağında gözlerimizle de gördük.

Bu Kasım ayında ilk defa Abant Gölü’nde fotoğraflar çekerken gökkuşağının dışında tesadüfen yedi rengi gördüm.

Göl ile güneşin kavuştuğu anda rüzgârın verdiği dalgayla göründü yedi renk halinde fotoğraflarda. Hiçbiri diğerine benzemeyen yapraklar, her yaprağın diğerine benzemeyen renkleri, desenleri, çizgileri…

Bir tek yaprağın üzerindeki görülen yüzlerce çizginin hiçbirinin diğerine benzememesi, aklıma durgunluk verirken, bu güzel ve huzur veren tabiata “doğanın vergisi” diye adlandırıp geçenlere ben bir ad bulamadım ama filozoflar ve düşüncelerine baktığımda iki bin yıl önce Epikuros (M.Ö. 341-270) ile Demokritos (M.Ö. 460-370) gibi insanlar, “Allah diye biri yok, her şey kendiliğinden otomatik olarak oluşuyor” diyenlere o gününün filozofları, “Kelbiyyun/Köpekleşenler” demişler.

İslam âlimleri ise Kur’an’da ateistliğin öncüleri için kullandığı:

“Dediler ki: ‘Hayat ancak şu dünyadaki hayatımızdır. Ölürüz ve diriliriz. Bizi ancak zaman helâk eder.’ Bu konuda onların hiçbir bilgisi yoktur. Onlar ancak zannederler.

Onlara apaçık ayetlerimiz okunduğunda: ‘Eğer doğru iseniz babalarımızı getirin’ dediler.

De ki: Allah sizi diriltir. Sonra öldürür. Sonra kendisinde şüphe olmayan kıyamet günü sizi toplar. Ancak insanların birçoğu bilmezler.” (Ğaşiye süresi ayet 45/24).

Kâfirler, “Bizi ancak ‘dehr/zaman’ yok eder” demişler. İslam âlimleri de onlara “Dehriyyun” ismi vermişler ve onlara cevap olarak kitaplar yazmışlar.

Bu “doğa”cılara, “dehri”lere, “kelbiyyun”a  hepsi aynı teraneyi tekrarlayanlara, gül, bülbül, trilyonlarca yaprak, renk, desen, çizgi, içtiği su, aldığı hava bir şey anlatamamışsa, ben bir şey anlatmayacağımdan hiçbir şey demeyeceğim.

Allah’a inanmayan, köpekler gibi meydanlarda çiftleşmeyi yayan, köpekler gibi birbirinin ağzından kemik-ekmek kapmayı insanlığın asli görevi olduğunu söyleyen, onun için ülkelerin elindeki yerüstü ve yeraltı kaynaklarını kapıp kaçanlara, dilden bile anlamayanlara bir şey demeyeceğim.

Her türlü inkârı uydurdukları gibi gâvurluğu ifade edecek kelimeleri de uydurmuşlar.

Bu “Doğa” kelimesini epeyce aradım. Yüz yıl öncesinde Türkçe yazılmış bir tek nesir veya şiirde geçmemiş.

Hüseyin Kazım Kadri’nin dört bin sayfayı bulan, bu günkü sayfalarla sekiz bin sayfa olabilecek olan dört ciltlik Türk Lügati’nde Türklerin lehçelerini kullanan Uygur, Çuvaş, Çağatay, Kazak, Yakut, Azerî, …lerin dilinde de “Doğa” kelimesi geçmemiştir.

Osmanlı’nın son zamanlarında Paris’e kaçanlarımızın da etkisiyle bütün liselerde Fransızca dilinin okutulması esnasında “Natür” kelimesinin karşılığı olarak nerelerinden uydurdularsa “ateistler için” bu “Doğa” kelimesini uyduruvermişler.

1960-80 arasında yeni dil üretme hastalığı yayılırken, İstiklal Marşı’na bile “Ulusal düttürü” diyenlere Abdurrahim Karakoç merhum hemen bir aşı üretip adına da “Boynuzlu” adı vererek kullanıma sunmuştu. Buyurun o günkü cevap:

“Lokantanın adı “sosyal otlangaç”,

Ana “doğuraç”mış, baba “doğurgaç”...

Zehrin seksen küp, boynun kırk kulaç!

Yoktur senin gibi yılan boynuzlu.

***

Mecburiyet “zorun”, mesele “sorun”;

Dedenin dilinden anlamaz torun.

Bölünsün mü yani dün ile yarın,

Tarihlere karşı gelen boynuzlu?

***

Boynuzlusun amma değilsin boğa.

Sence şuur “bilinç”, tabiat “doğa”.

Ağzından düşmüyor “emekçi, ağa”,

Milleti ikiye bölen boynuzlu.

***

Hostes “gök götürü konuksal avrat”.

Hadi “tilcik” taze, kelime bayat...

Bu ne nane, bu ne turşu be gavat?

Var mı manasını bilen, boynuzlu?

***

İstiklal Marşı’na neden ötürü,

Bir “ulusal” soktun bir de “düttürü”?

Ve derken “bağımsız” eyledin hürü…

Her gün bir havadan çalan boynuzlu.”

Şiirin devamını bulup okuyabilirsiniz.

Tabiat, şu üzerinde gezdiğimiz, yukardan ısı ve ışık aldığımız, içtiğimiz, yediğimiz, tattığımız, tuttuğumuz şeyler ise, sizin bu adına “Doğa” dediğimiz put, dişlerimizle çiğneyip sonra tuvalete boşalttığımız mıdır?

Dünyanın en güzel görüntülü, en yumuşak, en güzel kokulu çiçeğine “Gül” adını koyan ve bütün kelimelerinde incelik, sıcaklık, hoşluk, ahenk bulunan Türk dili söylenişinin en kabası olan “Doğa” kelimesini iki bin yıllık tarihinde hiç kullanmamıştır.

Bu kelimeye benzer “doğum, doğmak, doğurmak” gibi kelimeler, kuşlardan “Doğan” kuşu ve bir de “Boğa” kelimesi sığırın bir gurubu için kullanılmış ama “Doğa” kelimesi hiç kullanılmamış.

İsterseniz bu kelimeyi en son olarak söyleyin, kabalığını anlayın ve bir daha kullanmamak üzere bırakıverin.

Damga, mühür, baskı, karakter, mizaç manalarına gelen “TABEA” kelimesinden türeyen “Tabiat” kelimesinin kendisinde mühür, damga, baskı manaları vardır. Yani Rabbimizin mührü, damgası vardır her bir zerrede ve her çiçek, her çocuk onun damgasını taşır.

Seksen üç milyonluk Müslüman nüfus içinde “Doğa” kelimesini kullanan bin insanımız varsa, dokuz yüz tanesi, “Doğa yürüyüşü yaptık, doğada gezindik, doğa fotoğrafları çektik, doğayla haşır neşir olduk, doğada dinlendik, doğa manzaraları seyrettik…” gibi cümleler kullanırlarsa cahillikleri mazeret olur ve günaha da inşallah girmezler ama bu kelimeyi bilinçli olarak kullanan yüz kişi, Allah katında sorumluluktan kurtulamazlar.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mahmut Toptaş - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yenidevir Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yenidevir Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Yenidevir Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yenidevir Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.