Macron, Berlin, Yeni Zelanda ve İslamofobi

Dünyanın farklı bölgelerindeki kriz alanları incelendiğinde, “Müslümanlar hedefte” ifadesi çoğu zaman derdimizi anlatmaya yeterli oluyordu. Ancak son zamanlarda İslamofobi öylesine bir hâl aldı ki, şimdi artık doğrudan, “İslam hedefte” desek daha açık bir yorumda bulunmuş oluruz. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un geçtiğimiz günlerde, “İslam kriz içinde” açıklaması yapması ve “İslam’ın yapılandırılması gerektiğine” dair çıkışı İslamofobi için yeni bir aşamaya geçildiğinin işaret fişeği oldu. Bu açıklamaların üzerine vahşi bir şekilde katledilen Fransız öğretmen üzerinden Macron’un İslam ile ilgili değerlendirmelerini, “Bakın, gördünüz mü, ben dememiş miydim?” şeklinde bir propagandaya dönüştürmesi, “Bütün bu yaşananlar acaba bir laboratuar ürünü mü” sorusunu da akıllara getirdi. Şimdi de sözde bu vahşetten intikam alıyor ve hakaret içeren karikatürleri devlet binalarına yansıtıyor. Nereden bakarsanız bakınız, bütün bu olanları açıklayan tek bir ifade var; o da provokasyon.

Bununla birlikte geçtiğimiz hafta içinde bir soruşturma kapsamında onlarca Alman yetkili ve polisin Almanya- Berlin Mevlana Camii’ndeki hadsiz tutumları ve uyguladıkları mali soruşturma(!) yöntemi birden gündeme düşüverdi. Cami-ibadethane mahremiyetinin hiçe sayılması, kin ve nefret içeren bir şekilde camiye yapılan bu saygısızlık hâlâ tartışılıyor. Milyonlarca Müslüman’ın yaşadığı Almanya’da böylesine bir müdahalenin hangi şekilde karşılanacağının bilinmemesi veya toplumda hangi yaraları açacağının öngörülmemesi mümkün değil. Şimdi sorular şunlar; bu türden davranışlar akıl tutulması değilse nedir? Yoksa Avrupa’da geçer akçe artık Macronlaşma temayülü müdür?

Diğer taraftan malumunuz geçen yıl 15 Mart’ta Yeni Zelanda’nın Christchurch şehrinde camilere düzenlenen terör saldırısında 51 Müslüman hayatını kaybetmiş ve İslamofobi bir kere daha böylesine bir vahşetle tekrar gündemimize girmişti. O saldırı sonrası diğer Batılı ülkelerdeki örneklerinin aksine, ülkenin Başbakanı Jacinda Ardern’in Müslümanlara dönük bakışı, kullandığı dil ve süreç yönetimi haklı bir ilgiyi üzerinde toplamıştı. Evet, mağdur olanlar Müslümanlardı ama yine de böylesine pozitif bir yaklaşımı ondan kimse beklemiyordu. Gerek başörtüsü ile Müslümanlara camide taziyede bulunması, gerekse de teröristin gayesi olan iç çatışmanın birlikte yaşam hedefine zarar vermemesi adına yaptıkları, bütün dünyada “sorumlu bir idareci nasıl olur” sorusuna ümit dolu cevaplar vermişti.

Bu terör saldırısının ardından Kovid-19 salgını da ülkeleri etkilemeye başladığında Başbakan Ardern’in kan kaybettiğine dair yorumlar sıkça dile getirilmişti. Hatta Yeni Zelandalı yetkililerin bulunduğu bir ortamda, bir Müslüman olarak Başbakan Ardern’in çabasını takdir ettiğimi ifade ettiğimde, o yetkililerin aslında benim gibi düşünmediğini görmüş ve şaşırmıştım. Bu görüşme sonrası ülke içinde başbakanın bu çabasının abartılı bulunduğuna dair bir izlenim edinmiştim. Bunun yanında yapılacak seçimlerde büyük ihtimalle kaybedeceğine dair yorumlar duymuş ve o algı ile oradan ayrılmıştım. Doğrusu başbakanın bu çabası Yeni Zelanda halkında bir karşılık bulmazsa, bunun olumsuz etkilerinin ülke ile sınırlı kalmayacağını, dünyadaki İslamofobi destekleyicilerinin bundan cesaret bulacağı endişesine kapılmıştım. Fakat seçim sonuçlarıyla birlikte bütün bu endişeler boşa çıktı. Geçtiğimiz hafta sonu yapılan seçimlerde, Yeni Zelanda İşçi Parti lideri Başbakan Jacinda Ardern büyük bir zafer kazandı. Öyle ki bu sonuçlarla birlikte 24 yıl sonra ilk defa tek başına bir iktidar ülkeyi yönetecek. Bununla birlikte Başbakan Ardern’in sonuçların açıklanmasından sonra yaptığı konuşma aslında seçim sürecindeki tartışmalar hakkında da ipuçları veriyordu. “Dünyanın gittikçe artan bir şekilde kutuplaştığını” söylemesi, yine “dünyanın gitgide bir diğerinin bakış açısını anlama kabiliyetinin kaybedildiği bir yer haline geldiğini” vurgulaması ve “umarım bu seçimle Yeni Zelandalılar bizim böyle olmadığımızı gösterdi” ifadelerini kullanması anlamlı ve değerliydi.

Sonuç olarak bir tarafta Macron’un sorumsuzluk ve düşmanlık dolu uygulamaları, diğer tarafta Almanya’nın tahrik içeren soruşturma yöntemi, bunların yanında bir de Başbakan Ardern’in sarraf titizliğinde gösterdiği yaklaşım var. Macron gibilerin aksine şimdi bu iradenin dalga dalga bütün dünyayı sarmasına ihtiyaç var. Çünkü dünya artık gittikçe daha güvensiz bir hâl almaya başladı. Özgürlük mü, güvenlik mi tartışmalarında güvenlik endişesi ile hareket eden, çoğu zaman da bu endişeyi istismar eden liderlerin sesleri daha fazla duyuluyor artık. Sanki 1. Dünya Savaşı’ndaki bir kıvılcıma gerek kalmadan, İkinci Dünya Savaşı’nın çıkış sebebi olan totaliter ve benmerkezci liderlerin devrinde yaşıyoruz. Ne yazık ki, İslamofobi de bu noktada bir anahtar(?) olarak kullanılmak isteniyor. Şimdi artık her yerde makulü arayan, dili, üslubu ve yaklaşımıyla toparlayıcı yol ve yöntemleri uygulayacak siyasilere ihtiyaç var. Yoksa gerginlik, kamplaşma ve çatışmanın hâkim olduğu bu ateş bütün dünyayı kasıp kavuracak.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Kaya - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yenidevir Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yenidevir Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Yenidevir Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yenidevir Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.