Annenin şehir kâbusu

Şaşmakta idi şehirden gelenler.

Onu tanıyamamakta, bu değişime inanmakta zorlanmaktaydılar.

O belini çekemeyen kadın.

Yürümekte zorluk çeken, topallayan.

Başı çatkılı.

Döşeği daima serili.

Hasta nefesli kadın gitmiş, bambaşka biri gelmişti.

Dağların tepesindeki köyünde, eski kulübesinde gençlik iksirini bulmuş, sağlığına kavuşmuştu.

Hep serili duran döşeği katlanmış kaldırılmış, masalara sandalyelere oturamayan kadın yer minderinde rahatlıkla hareket edebiliyordu.

Size çok değerli bir yemek yapacağım bunlardan deyip bir avuç topraklı patates getirmişti.

Komşunun ineğinden süt almış, bakır tenceresinde kaynatmış, torunlarına ikram etmişti.

Bahçesinde yeni çıkmaya başlayan birkaç salatalık ve domatesi altın gibi değer vererek önlerine bırakmıştı.

Köyde bahçe suladıkları için gündüz sular kesikti ancak gece gelmekteydi.

İtina ile sitillere, bakraçlara, bidonlara biriktirdiği sularla bulaşıklarını yıkamış, çinko tabaklarını seyretmeye doyamayarak tereğine yerleştirmişti.

Annesinden kalan kilimi odasına açmış; kilimin bütün pembe mor kırmızı gülleri sanki yanaklarına yansımış mutlulukla gözleri parlamaktaydı.

Onu götürmeye gelenler farklı düşünmekteydi.

Bir tiyatro oynadığına hükmetmekteydiler.

Kendi yanlarında sabahtan akşama kadar hasta yatağından çıkmayan bu kadın şimdi de farklı bir rol yaparak şehre gelmemek için direnmekteydi.

Gelini, “anne düşersin felç gelir kim bakacak o zaman sana, hadi çık gel artık bizi de perişan etme bak hepimizin işi gücü var” derken.

Damadı, “şimdi iyi günün bir de kötüleşirsen o zaman nasıl bakacağız sana, bizi de zor durumda bırakıyorsun, hepimiz çok meşgulüz” deyip iknaya çalışmışlar ama kararlıydı, gitmeyecekti.

Onlara anlatamıyordu.

Burada ne kadar huzurlu olduğunu.

Yaşıtlarından bir iki arkadaşını ancak hayatta bulup onlarla geçmişi konuşabildiğini.

Dağlara her baktığında dağ gibi güven veren eşini anımsayıp buradan inip çıkışını, tekrar o güzel günleri yaşadığını.

Dikiş makinesinin olmadığı yıllarda, annesinin elinde diktiği perdeleri pencerelerine astığında; kızının şaşa kaldığı o çocuksu sevincini.

Bakır mangalını, taslarını ovup kışa hazırlık yapmasını fark etmediklerini.

Bu köyün havasının kendisine mutluluk, sağlık verdiğini.

Şehirde yastıktan kalkmayan başını burada dik tutup tepeleri dolaştığını anlayamıyorlardı.

O küçük kulübede geçmişi, mutluluğu, ilk bebelerinin doğum sevincini anımsadığını çözemiyorlardı.

Gelininin elinden telefon düşmüyor, annesine dert yanıyordu, “bunak ihtiyar gelmiyor bizimle, düşüp felç gelecek kim bakacak buna”.

Damadı burnundan soluyor, karısına söyleniyor, “senin inatçı anandan çekmediğimiz kalmadı, daha fazla düşkünleşince nasıl bakacağız, her zaman sorun bu kadın” diye çileden çıkıyordu.

Bir köşede sessiz duran yaşlı adam iki taraf arasında elçi olmuş, susmaktaydı.

Ben ne derseniz yaparım demekteydi.

Eşi şehre dönerse de, burada kalırsa da, kabul etmekteydi.

Yeter ki hayat arkadaşım yanımda olsun diyen bakışlarından yaşlı kadına karşı muhabbet, sevgi, saygı, bağlılık pınarı akmaktaydı.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mine Alpay Gün - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yenidevir Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yenidevir Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Yenidevir Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yenidevir Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.