Hayat, park, yoğun bakım…

Üç masayı birleştirip de parkta. Mahallenin kadınlarının bütün özen ve titizliğiyle. Dertsiz örtülerin tahta masalara serilip. Bir çırpıda sofraların düzenlendiğine tanık oluyorum.
Çocukluğumda da vardı bu tip adetler. Lakin henüz mesire yerlerinde tahta masalar yoktu. Yere serilen sofra bezlerinde yapılırdı piknikler.
Bakıyorum da genç, yaşlı hanımlar.
Bir maharet.
Hangi ara sardınız sarmaları, ne zaman kızarttınız kabak ve patlıcanları. Çay termosları çıktı, soğuk gazozlar açıldı.
Uzaktan baktım onlara.

Onlar yan yana tahta sandalyelerde, ağızlarından maskeleri çıkarıp, sosyal mesafesiz, rüzgârın tozu dumana katıp, çöp sepetlerine atılmış maske ve eldivenlerden yiyeceklerin üzerine virüs yağdırmasına, hijyene aldırmadan omuz omuza yemeklerini yerken.

Tedirgindim.
Sokaklarda salgından yadigâr sadece kimilerinin ağzındaki maske.
Hayat çok normale dönmüş.
Tatilciler de dağ gibi yürek, çoktan kavuştular hayallerine.
Temkini elden bırakmayanlar var elbet. Fakat hayat hep parktaki piknik sofraları kadar rahvan değil. Her zaman uğradığım mağazada yokluğunu, bir müşterinin, eşine geçmiş olsun demesiyle fark ettiğim.
Hasta kim dediğimde.

Eşinin, dağlar yıkılmış da altında kalmış gibi üzüntülü halinden irkildiğim. Arkadaşım yoğun bakımda imiş meğer. Ekranların, konserlerin, acıdan yana kesit sunamadığı salgında. Kırk yıllık hayat arkadaşı için, vefalı eşin sanki bütün hayat bağlarının kopup düşecek kadar halsizleştiğini görüyorum.
Konuşmaya mecali yok.

Sağlam bünyeli olduğunu sandığımız ordu emeklisi adam çökmüş, küçülmüş, acıdan çığlıklarını yüreğinde tuttuğundan sesi kısılmış. Elemanı soruyor: “Efendim, yeni gelen elbiseler ne kadar?” “Bilmiyorum, hastaneye gidiyorum” diyor.
Kız üsteliyor: “Ama müşteri soruyor.”s Kasada oturan oğlu, babasından daha metanetli, bağırıyor kıza: “Görmüyor musun babam konuşamıyor, sorma ona bir şey…” Bütün cevapları tüketse de, gözlerine biraz umut geliyor. “Sandalye ile indirdik beşinci kattan, bitkindi, bir çıkabilse yoğun bakımdan, dönecek hayata…”
Başka da bir cümle kuramıyor.

Mağazadan sürüklenerek çıkarken; umudu da korkuyu da yaşamakta, çaresizlikten gözlükleri ardında ağlamaktaydı. Kızların okumasının zor olduğu şehirden çıkmış, ebe olmuş, doğu vilayetlerinin köylerinde, sabahın ayazında doğuma götürülmelerini anlatırdı. Çeşmelerden suların akmadığı yıllarda.
Buzları kıra kıra su ısıtıp da.

Her doğumdan sonra bebeleri kucağına aldığında yaşadığı mutluluğu. Ama kırgınlıklarını da dile getirirdi, emekliliğinde mağazasına uğradığımda. Hâlâ unutamadığını, yaşıtlarına düzineyle bilezik takılırken kaynanasının ona tek teli layık gördüğünü. Ben gelinlerime öyle yapmayacağım, çalışıp onların kollarını dolduracağım, demişti Hemşire Hanım.
Bu kez gelinlerinin ondan hoşlanmadıklarına üzülürdü. Oysa eşi ne kadar çok severdi kıymetlisini. Parktan mağazasına geçtiğimde, hayatın keskin kenarları genzimi yaktı. Hayat ve ölümün kıyılarının kesiştiği bir sahilde durup da; kendisini yaşama almaya çalışan vefalı eşinin kıvranışını keşke anlatabilsem ona. Uyanabilse, dönebilse, gelebilse keşke.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mine Alpay Gün - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yenidevir Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yenidevir Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Yenidevir Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yenidevir Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.