Reklamı Kapat

Ekmekçi kadın

Erken gelmiş gibi dünyaya.

Ya da her kahrın kendisine düştüğünü sanıp da.

İlk acısı mıydı ya da ilk vurgun muydu baba evindeki sevgisizliği saymazsa.

İhaneti, kendisi tek başına yaşasa iyi.

O üç yavrunun da boynunu büküp koyup gidenden sonra.

Bir daha nerede bulunur nereden getirilir o abı hayat ki, çocukların kokusunu ciğerlerine çekeceği.

Bebektir kızı, baba kokusunu hiç tanımamıştır iki oğlanın da gidenden sonra düzelmemiştir boynunun büküklüğü.

Şimdi onu tanıyanlar en fazla ekmeği tutuşuna hayret etmekteler.

Elinde nadide bir sanat eseri gibi tutup, hayranlıkla şükranla bakıp, incitmekten korkarcasına ağzına götürüşünü, yavaş yavaş yiyişini.

Kendisi bilir tek, nasıl üç gün boyunca ekmek bulamadığını, yavrularına kendi sütünden başka bir şey yediremediğini, sütü gelsin diye musluğa koşup kana kana su içtiğini.

Gayrı tarlalar, günlükler, lokantaların ardiyeleri, kusmuklu masa örtüleri, tekstilde çaycılığa kadar bile terfi etmiştir.

Bağ-Kur’un her aidatını denkleştirdiği o cam kavanozdan çıkarıp da 50 kuruşu, ‘bugün nasibiniz bu’ diye evlatlarının avucuna bıraktığında.

Haftasında bile o 50 kuruşluğun çocuklarının avuçlarında durduğunu görüp de, genzinin yandığı.

Ellerin çocukları harcarken onlar bakmamışlardır bile.

Analarının yavan ekmeğini, katıksız somunu onlar da şükürle yemişlerdir.

Nerden bilebilir ki o somunlarla övün savdığı günlerinin, masalının en güzel bölümü olduğunu.

Kontta odur ağa da o ama sonraları anlayacaktır.

Başını sokacakları konduları bile olmuş, çocukları okutmuştu hatta Bağ-Kur’dan üç ay geri, bir ay zamanında ödemelerle emekli de olmuştur.

Çocuklar bile çalışıp eve ekmek getirmektedirler.

Âşık da olmuşlar, evlendirmiştir hepsini, babasız, bir başına.

Büyük oğlu ile eşi ne kadar sevmişlerdir birbirlerini.

Torunlarıyla ömrü dal budak salmış, ekinleri, hububatı, buğday başakları olan böğürtlen gözlü bebeklerle yuvasında mutluluk otağ kurmuştur.

En güzel günler birbiri ardına ulanırken, kara haber, engerek gibi gelip oturmuştur böğrüne.

Derdinin ortağı, babasız evin direği büyük evladının hastalığı, elinden kayıp gidişi.

Sanki gözlerine perde inmiştir, her yan karanlıktır, dünyası yer ile yeksandır.

Yetim yavrusu, bu kez kendi yavrularını yetim bırakmıştır.

Kendi eşinin bırakışı mı gibidir evladının gidişi.

Ne kadar ağır gelmiştir, gayrı güneş toplayıp bohçasını çekip gitmiştir.

Fakat bitti denilen yerde yaşamı yeniden dalya demiş, kayalara çarpa çarpa yeni bir mücadelenin ortasında yüreği kanasa da ailesini bir kez daha toparlamıştır.

Gelin de sanki kendi has toprağından mayasını almıştır.

Küçük oğlu kendisini almaya geldiğinde diklenmiştir, “Evimin bir duvarı gitti, ikincisini de sen mi alıp gideceksin, ya ben ne olacağım”.

5 yıldır bu kez torunlarına annelik etmekte. Kızımdan daha değerli gelinim, demekte.

Fakat arada isyan değil ama iyice bir ağlamak için karanlık arka odaya geçmekte; “Ey kurban olduğum hadi benim boynum büküktü bir gün görmedim, beni alaydın da yavrum kalaydı, yavruları başında, o genç gelinin niye boynunu büktün” diye sitem etmekte.

Sonra gözyaşlarını silerek, yüzünü yıkayıp torunları arasına karışıp içinden kopan volkanları bastırıp, “Sen bakma bana Yaradan, bakma deli yüreğimin esip gürlemesine, sitemime, arada sana nazlanmamı affet, kusurumu bağışla, yavrumun emanetlerine hayırlı yazılar yaz”.

Kalkıp küçük ekmek leğeni başına geçip, unları altın gibi avuçlayıp, yoğurup, mayalayıp, pişirdiği bazlamaları torunlarının önüne getirdiğinde, çocuklardan çok kendisi mutlu olmakta.

“Çok şükür ya Rab, bu ekmeği görmediğim günler hürmetine, bizleri de kimseleri de mahrum bırakma” demekte.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mine Alpay Gün - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yenidevir Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yenidevir Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.