Jüpiter füzeler krizi

Bundan tam 57 yıl önce sadece Türkiye değil, bütün bir dünya ABD-SSCB arasındaki krize odaklanmıştı. Bir nükleer savaş çıkma tehlikesi vardı. Kriz ABD ve SSCB arasında yaşansa da, krizin merkezinde ABD’nin İzmir Çiğli’ye yerleştirdiği nükleer başlık takılabilen Jüpiter Füzeleri vardı. Sovyet Rusya bu füzelerin sökülmesini istiyordu. Bunun için onlar da Küba’ya SAM füzelerini yerleştirmiş, doğrudan Washington’u tehdit etmişti. Krizin yaşandığı 22-28 Ekim 1962 tarihleri arasında herkes nefesini tutup, kendi tarafını belirledi. Her an bir savaş çıkabilirdi. Eğer böyle bir şey olsaydı, Türkiye nükleer saldırının ilk hedefi olacaktı. Yeni bir Hiroşima ve Nagazaki yaşanması işten bile değildi.

Tabii ki, krizin devam ettiği günlerde Türkiye şeksiz, şüphesiz ABD’nin yanında yer aldı. Küba’yla ilişkilerini kesen ilk ülkelerden biri oldu. Krizin başladığı ilk gün devlet yetkilileri bir toplantı yaptı. Toplantı sonrası İnönü, Türkiye’nin ABD’yi sonuna kadar “koşulsuz” olarak destekleyeceğini duyurdu. 24 Ekim’de basına bir açıklama yapan Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, “Amerika bizim dostumuz ve müttefikimizdir... dostlarımızın müşkül zamanlarında yanlarında kalmamız kadar tabii bir şey olamaz.” demişti. O yıllarda ABD için “dost” kavramı kullanılırdı. Celal Bayar’ın bir röportajında ifade ettiği gibi, Türkiye “müttefik” ile dost arasında fark gözetiyordu. İngiltere, Fransa filan bizim müttefikimizdi ama ABD aynı zamanda “dostumuz”du.

Küba’ya ihracat yapan şilepler, krizin başladığı duyulur duyulmaz yarı yoldan geri çevrildi. Gazeteler önemli bir derbide kendi takımlarını tutar gibi, ABD’ye tezahürat yaptılar. Üniversitelerde öğrenciler ABD lehine nümayişler yaptı. Hatta Kennedy’e desteklerini göstermek için bir Türk bayrağı gönderdiler. O zamanlar ABD’nin başında Türk kamuoyuna ‘şeker gibi adam’ olarak anlatılan Kennedy vardı. Türkiye için Jüpiter Füzeleri Batı’nın kendilerini desteklediğinin bir simgesiydi; füzelerin ülkemizde bulunması bir prestij ve itibar meselesi olarak algılanıyordu.

Türkiye’de bunlar olup biterken, Amerikalılar Küba’ya saldırmanın hesaplarını yapıyorlardı. Eğer bunu yaparlarsa, Rusların da Türkiye’ye saldıracaklarını biliyorlardı. ABD Genelkurmay Başkanı Taylor’un, Müttefik Kuvvetler Başkomutanı Norstad’a gönderdiği kriptoda, nükleer ya da nükleer olmayan bir saldırı durumunda, Türkiye’deki füzelerin ateşlenmemesi talimatı veriliyor ve Türkiye’nin bu karardan haberdar edilmemesi gerektiği söyleniyordu (Bkz. Ernest May ve Philip Zelikow, Kennedy Tutanakları ve Türkiye Üzerine Gizli Pazarlıklar, Sabah Kitapları, 1999).

Türkiye nükleer bir tehdidin ilk hedefiydi ama Türkiye’deki atmosfer hiç de öyle görünmüyordu. Hemen herkes coşkuyla ABD’yi desteklemeye devam ediyordu. Dahası ABD, ‘müttefiki’ Türkiye’yi Sovyet Rusya’yla pazarlık masasında bir ‘piyon’ olarak kullanmış, Rusya’nın Küba’dan füzelerini çekmesi karşılığında, ne Türkiye’ye ne de NATO’ya bilgi vermeden İzmir’den füzelerini çekeceğini vaat etmişti. Sovyetlerle yapılan görüşmeler gizlilik içinde yürütüldü. Kruşçev’e ağzını tutması için sıkı sıkı tembih edildi. Eğer yapılan gizli pazarlığı ifşa ederse, ABD böyle bir görüşme olduğunu yalanlayacaktı. Sonuç, ABD’nin ve Rusya’nın istediği gibi oldu. Jüpiter füzeleri çekildi, mevzu tatlıya bağlandı.

Kriz bittiğinde bile, Türkiye’de Amerikan tezahüratları devam etti. ABD’nin “basiret”, “cesaret” ve “itidal” içinde davrandığı söyleniyor, ABD göklere çıkarılıyordu. Halbuki, ne yaptığını bilen ABD bile, krizin sonucunu bir “başarı” olarak sunmaktan kaçınmıştı. Sonraları her şey ortaya çıkıp, Türkiye’nin pazarlık masasında bir piyon olarak kullanıldığı anlaşıldığında bile, Türkiye’den ‘çıt’ çıkmadı, küçük bir sitemde dahi bulunulmadı. Aradan 8 yıl geçtikten sonra, 2 Ocak 1970’te, İsmet İnönü Meclis’te Türkiye’nin pazarlık masasında kullanıldığını sonradan öğrendiklerini itiraf edecekti.

*

Jüpiter Füzeleri Krizi (Küba Krizi de denir) Türkiye’yi nükleer tehdit altında bırakan en travmatik olaylardan biri olarak tarihe geçti. Ondan iki yıl önce, 1960’ta da Türkiye benzer bir tehlike atlatmıştı. ABD’nin İncirlik’ten kaldırdığı U-2 istihbarat uçakları Türkiye’ye bilgi verilmeksizin Rusya üzerinde casusluk faaliyetleri için kullanılmış, Türkiye yine Rusya’nın hedefi haline getirilmişti.

Kendi gerçekliğimizle yüzleşememek, kendi hatalarımızdan öğrenememek bizi aynı yanlışları yinelemeye mahkûm ediyor. Aradan 57 yıl geçmiş olmasına rağmen, konuya ilişkin (benim görebildiğim) Türkiye’de yazılmış sadece iki kitabın bulunuyor olması durumu özetliyor. Oysa ABD’de sadece bu kriz üzerine çalışan enstitüler kurulmuştur. Her yıl ekim ayında paneller düzenlenmekte, toplantılar yapılmakta, Küba Krizi’nin faturası yeniden masaya yatırılmaktadır.

Türkiye’nin ABD yörüngesine girmesinin en temel sebebi, komünizm korkusu, diğer bir ifadeyle, Sovyet Rusya’nın tehditleriydi. Ama Jüpiter Füzeleri Krizi’nde görüldü ki, iki ülke kendi aralarında anlaşıp yoluna devam edebiliyor. Tabii ki bununla kalmadı; Türkiye, Jüpiter Füzeleri Krizi’nin dumanı üstündeyken Lyndon Johnson’un mektubuyla karşılaştı. Johnson mektupta Kıbrıs’a harekât düzenlemek isteyen Türkiye’yi sert bir şekilde uyarıyor, “verdiğim silahları benim onayım olmadan kullanamazsın” diyordu. Dahası, Sovyet Rusya’nın herhangi bir saldırısı durumunda NATO’nun yardıma gelmeyeceği tehdidini savuruyordu. Türkiye NATO uğruna Kore’de kan dökmüş, can vermişti. İnönü cevabi mektubunda “hayal kırıklığına” uğradığını yazdı, Kore’de dökülen kanları ve NATO’nun 5. maddesini hatırlattı. İnönü’nün cevabî mektubunun mürekkebi kurumamıştı ki Türkiye’de Haşhaş Krizi yaşandı. Peşinden 1971 muhtırası, sonrasında Kıbrıs Krizi ve silah ambargosu, ardından da 1980 darbesi...

Türkiye o gün bugündür ABD’ye “müttefik” olarak sesleniyor, NATO’nun 5. maddesini hatırlatıp duruyor. Müslüman ülkeler kendi güvenliğini ya ABD’nin ya da Rusya’nın insafına bırakmış bir halde, birbirlerini hasımlaştırmaya devam ediyor. Aradan geçen bunca yıldan sonra tehdit görmeye, mektup almaya, yaptırıma maruz kalmaya devam ediyoruz. Sömürgecilerin yuvarladığı ateş topu, Irak senin Lübnan benim dolanıp duruyor. Mezhebi/meşrebi/kavmi farklılıklarımızla beraber oturup istişare etmeyi öğrenmedikçe bu top bizim sahamızda oynanmaya devam edecek görünüyor.

Milli Gazete

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mücahit Gültekin - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yenidevir Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yenidevir Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.