Bir Elazığ masalı

Annemin en büyük hayaliydi köyüne yerleşmek. Sık sık Elazığ’daki Çorçuk köyüne gider, orada mutlu olur, o anılarla çok değerli bir masalı yaşardı. Biz de çocukluğumuzda, onun bu sevincine ortak olurduk.

Günlerce hazırlık yapar, konfeksiyon ürünlerinin fazla olmadığı o günlerde dikiş makinesinin başında saatlerce oturur; bana ve ablama yazlık 5-6 kat elbise diker, bunları günlük basma ya da poplinlerden hazırladığı gibi “düğünlük” olarak akraba nişan ve kınaları için taftadan, satenden dantelli, fistolu abiye tarzı giysiler de dikerdi.

Üç gün süren uzun tren yolculukları için poğaçalar, börekler, kekler yapar; tavukları kızartır, yanımıza alırdı.

Çorçuk köyüne gider, onun yaşadığı mutluluğu ben de yaşardım.

Henüz anneannem, babaannem sağdı; teyzelerim, halalarım, yengelerimle unutulamayacak güzellikler yaşadık.



Baraj olmadan önce, nazlı çayın yanında yakılan ateşlerde tokaçlarla çamaşırların yıkandığı, bu çamaşırların çalılara asıldığı bir devirdi.

Köyün kimsesiz yaşlı kadınlarının, o sık kavak ağaçları arasında genç gelinlerce yıkanıp, üstünün başının da yıkandığı yıllardı. Belki de henüz televizyon olmadığından; mertlik, fedakârlık, yardımseverlik bozulmamıştı.

Çamaşır kazanındaki sıcak su ile çocuklar da yıkanır, temizlik işi bitince sofra hazırlanırdı.

Kazanın altındaki közlenmiş ateşe tarladan toplanmış patlıcanlar, biberler, patatesler atılır, onlarla salatalar yapılır, saclar kurulup hangi ara yapıldıysa, oyun oynamaktan göremediğimiz koca teştteki hamurlar açılır. Önce yufkalar hazırlanır sonra “patila” denilen maydanozlu peynirlerin arasına konduğu el börekleri sacın üzerinde pişirilirdi.

Doğulunun asla vazgeçmediği tereyağı, çıkınlar arasındaki çömlekten çıkarılıp, o patilalar yağlanır ve toprak “desti”lerdeki kendi hayvanlarının sütü ile hazırlanmış ayranlar içilirdi.

Yakındaki “hayme”lerde bostan bekleyen akraba çocukların getirdiği karpuzları keserdik. Közler üzerine yerleştirilmiş bakır çaydanlıktan çaylar doldurulur; herkes “işte şimdi oldu, bütün yorgunluğumuzu aldı bu çaylar” derdi.



İnce dere içerisindeki taşlardan şelale yaparak akan suyun şırıltıları arasında içilen çayın lezzetine, kokusuna, tadına bir daha rastlamadım.

Çocukların canı asla sıkılmazdı, derenin içerisinde paçalar sıvanmış, güneş altında pırıltılar saçan su ile oyunlar oynanmaya doyulmazdı.

Güzün bağbozumunda da, bağlar sağılır, şimdi toplamaya üşenen köylünün yaptığı gibi tarladan şarap fabrikalarına verilmezdi.

Herkes, bereketli hevenkleri incitmekten korkar gibi dalından nazikçe alır, örselemeden eve ulaştırır, alt kattaki serin avludaki kilere yerleştirirdi.

Güz şöleninde şıra yapılacak ya da yenilecek üzümler ayrılır. Yine avluda en büyük kazan yakılır, üzümler kaynatılır, sabaha kadar süren ocak başı muhabbetinde akrabalar toplanır, duvarlarda büyüyen gölgeler eşliğinde şen kahkahalar, mutluluk masalını anılara nakşederdi.

Sonra o şıranın bir kısmına nişasta katılarak “bulamaç” pişirilir, pestiller yapılır, bahçelerden toplanmış cevizler kırılıp iplere dizilerek bulamaca batırılarak orcikler hazırlanır, kışın “yatsılık” olarak misafirlere ikram ya da ev halkı için kaliteli bir besin olarak sunulurdu.

Yazdan reyhanlar, maydanoz ve naneler toplanıp kurutulur, taze fasulye ya da “eşbabiye” denilen elmalar, armutlar kesilip güneşe nazır “hasavan”lar üzerine yayılarak kurutulurdu. Gül ya da gelincik şurupları hazırlanır, salçalar yapılır, bulgurlar, erişteler kesilirdi.

O üç aylık yaz tatilinden unutulmaz anılarla İstanbul’a dönerdik.

Fakat aynı masalı torunlarıma yaşatma fikri tam bir bozgundu, onu da yarın anlatayım inşallah.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mine Alpay Gün - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yenidevir Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yenidevir Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.