Hasan el Benna ve Müslüman şahsiyetin manevi hayatı

Hasan el-Bennâ daha küçük yaşlardan itibaren farz ibadetlerine büyük bir ciddiyet gösteriyor ve aynı zamanda da ruhunu sürekli olarak nafile ibadetlerle takviye ediyordu. Daha erken yaşlardan itibaren çetin bir mücadeleye hazırlanır gibi hem ruh terbiyesine hem de irade kontrolüne büyük önem veriyordu. Çünkü davasını kendi ruhuna hakim kılamamış insanların bu davayı yeryüzüne hakim kılması, kendi iradesini terbiye edememiş insanların başkalarını terbiye etmesi mümkün değildi.

Onu İslam yolunda coşkulu bir heyecana, bitmek tükenmek bilmeyen bir gayrete, üstün bir şuura, keskin bir bilince, güçlü bir iradeye, asla pes etmeyen bir karaktere ulaştıran temel etken; çok erken yaşlarda nafile ibadetlere, gece namazlarına, Pazartesi-Perşembe oruçlarına, günlük Kur’an tilavetine ve zikre devam etmesiydi. Bu hal, onun ruhunu enginleştirmiş, nefsini temizlemiş, duyguların eşlik ettiği ibadetler yapabilmesine vesile olmuş ve sağlam bir karakter kazandırmıştır.

Hasan el-Bennâ, zamanının büyük bir kısmını Kur’an’la geçirmeye gayret ediyordu. Daha ilkokul çağlarındayken Kur’an’ın yarısına yakınını ezberlemiş on beş yaş civarında ise hafızlığını tamamlamıştı. Zaten hedefi İslam’ın hakimiyeti olan bir dava adamının Kur’an’dan kopuk bir hayat yaşaması da düşünülemezdi.

Daha çok genç sayılacak yaşlarda zikir halkalarında yaşadığı ve ruhunda derin izler bırakan duygularını ve uyguladığı manevi programı şöyle anlatır: “Kur’an-ı Kerim’in bazı ayetleri ve bazı hadislerden oluşan ruhsal ödevimi, sabah akşam istikrarlı bir şekilde yapmayı sürdürüyordum. Yaptığımız bu zikir ve program, Kur’an-ı Kerim ayetlerinde ve hadislerdeki sabah akşam okunan dualar dışında hiçbir şey içermiyordu, ne efsunlu lafızlar, ne felsefi terkipler ne de aşırıya sevk edecek ibareler vardı.” (Hatırlar, s. 25)

Hasan el-Bennâ’nın bu anlattıklarından da anlaşılacağı üzere hemen hemen bütün dava adamlarının, mücahitlerin, şehitlerin ve öncülerin hayatlarında açık bir şekilde görülen ilk özellik, onların bütün yoğunluklarına ve yorgunluklarına rağmen nafile ibadetlerini asla aksatmamalarıdır.

Dışarıdan bakılınca bir dakikası bile olmayan insanlar olarak görülen dava erleri, zamanlarını hep nafile ibadetlerle bereketlendirmişlerdir. Çünkü zamanın sahibi, alemlerin rabbi olan Allah’tır. Allah ile kurulan güçlü bağ, dava adamlarının hem ömürlerini, hem sözlerini, hem işlerini hem de zamanlarını bereketlendirmiştir.

Bu sayede sıradan bir insanın yıllar sürse de yapamayacağı işleri kısa bir zamana sığdırmışlar, teknolojinin, telefonun olmadığı dönemlerde seslerini tüm dünyaya ulaştırmışlar, ulaşım araçlarının bu denli gelişmediği zamanlarda gitmedik ve çalışma yapmadık yer bırakmamışlar, bilgisayarların, fotokopi makinalarının, internetin olmadığı dönemlerde ciltler dolusu eserler verebilmişlerdir.

İşte bunun adı berekettir. Çünkü onlar, başarıyı sadece alemlerin rabbi olan Allah’tan beklemişler, dua, yakarış ve nafilelerle sürekli ona yönelmişlerdir.

Hasan el-Bennâ, manevi hayata büyük önem vermiş ancak tasavvuf hareketlerine karışmış İslam’a aykırı düşüncelerin, bidat ve hurafelerin, yabancı etkilerin de kesinlikle ayıklanması gerektiğine dair çağrılar yapmıştır.

Kitlelerin manevi eğitimlerinin bu sapkın düşüncelerden arındırılmış bir tasavvufi terbiye ile yapılabileceğini söyleyen Hasan el-Bennâ’nın çerçevesini çizdiği tasavvufi hayat, bidat ve hurafelerden temizlenmiş, zühd ve takvaya dayanan ancak asla aksiyon ve hareket boyutunu da ihmal etmeyen bir tasavvufi anlayıştır.

Hasan el Benna’nın bahsettiği tasavvufi anlayış, asla zulme, haksızlığa ve adaletsizliğe karşı sessiz kalmayı, yapılan yanlışlara fetva üretip bir kılıfını ve bir yolunu bulmayı öneren bir anlayış değil aksine tüm zulümleri ve haksızlıkları reddeden bir anlayıştır.

Onun bahsettiği tasavvufi anlayış, insanlara sabrı ve şükrü, zühdü ve takvayı tavsiye edip kendisi için ise lüks, israf ve konforu tercih eden bir anlayış değil, aksine insanlara neyi teklif ediyorsa onu ilk önce kendi hayatında yaşamayı öneren bir anlayıştır.

Onun bahsettiği tasavvufi anlayış, dini; uydurma hadisler, bidatler, rüyalar ve hurafelerle, ne Hz. Peygamberin sünnetinde ne de ashabın hayatında olmayan bir takım ritüellerle yaşanılmaz hale getiren bir anlayış değil, bizzat hayatın ortasında siyasete, ekonomiye, hukuka ve uluslararası alanların tamamına müdahil olan sahici, etkili ve gerçekçi bir anlayıştır.

İşte bu çerçeve tamamen Efendimiz’in (S.A.S.) ve sahabenin yaşadığı manevi hayatın bir ruh terbiyesi ve eğitim metodu haline getirilmiş şeklidir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Abdulaziz Kıranşal - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Yenidevir Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Yenidevir Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Yenidevir Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Yenidevir Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.