Yaşadığımız zaman içinde aldığımız yol ve evreler bize çok şeyler öğretiyor. Yaşanarak ve deneyerek. Acıların yüklü olduğu bir dünyadayız. Etrafımızda gördüklerimiz, gözlemlerimizin sonucu. Gözlerimiz kapalı olmadıkça ne olup bittiğini fark ederiz. Fark etme, edebilme bir duyarlık, yani incelik. İnsanın ruhu incelikli ise acılı olanları daha çok derinden duyumsar. Kendisini daha çok tanır ve anlar.
Zaman akıyor. Bazen farkında değiliz ya da farkındayız da öylesine geçip gittiğini düşünüyoruz. Günlerin akışında olanlara, en çok da acılı, duyarlı olmak insanın yükünü ağırlaştırıyor, artırıyor. Bu ağırlık nasıltaşınır, nasıl altından kalkılır bu gibi durumlarda?
Kendimizle barışık isek zaten bunları anlamada hiç zorluk çekmeyiz.
Zihinlerin ve inanışların bölünmüş olduğu bir zamanda insanlar ancak kendi daracık pencerelerinden, açılarından hayata bakarlar. Dünyanın o kesitte olduğunu bilirler. Onun ötesinde ne var ne yok farkında bile olmazlar.
Derdi dert edinmek de bir derttir ve sorumluluktur. Madem insan vardır, madem hissediyor ve görüyor, yaşıyor onlara ortak olma, acıları azaltmak, hafifletmek insanın kendisinin de yükünü azalttır. Rahatlatır.
Vicdan ve yürek acısı diye bir şey var. Kimi durumlar çok acıklıdır, insan hissederse eğer. Bu, hissedenler için geçerlidir. Etmeyenler için zaten bir şey söylenemez.
Ruhların da kaşarlanmışlığı vardır. Hissetmeyen, duymayan, acımayan, acı çekmeyenler için geçerlidir bu durumlar.
İnsan hayatta, bir yol üzerinde, yolda ise mutlaka bir şeyler görür bilir. Dünya küçüldü, insanlar kasabalara ve kentlere doluştu. İnsanların kaynadığı bir dünyada yaşananlardan ötürü acı çekilmiyor denirse bu insanlarda bir sorun var demektir. Sorun, yani sorunsuzluk, dertsizlik, acısızlık gibi bir şey. Katmer gibi kat kat insanın ruhunu örten o perdeler aralanmadıkça insanın kendisi olabilmesi de zordur.
Zamanın kesitlerinden biri bitiyor, bir diğeri başlıyor. İnsanların kendileri acı yaşayınca dünyanın kaç bucak olduğunu öyle ya da böyle yaşıyor. İnsan unutkan bir varlık. Biri bakıma acı çekenler için iyi ki unutkanlık var. Ne insan ruhu, bedeni ve bünyesi bu ağır yükü taşıyabilir. Allah, insanlara huzura ermenin birçok yollarını sunuyor.
Bir milletin kendi değerleri kendileri için önemli. Değerler örneklenmiş, yaşanmış hayata yerleşmiştir. İnsan olma değeri bunların başında gelir.
İnsan, ölümlü bir varlık. Ölümün sırası ve zamanı belli değildir. Kimi nerede, nasıl bulacağı bilinmez. Günü gelince yaşanır.
Medyada görünenler bir cam perdenin gerisinde soyut bir yaşanmışlık mıdır, öylesine yaşananlar mıdır? Bunları hissedebilmek için insanın doğrudan göz göze gelmesi, hissetmesi gerekir. Duyarlılık insan ruhunun en ince hâlidir. Buna erenler öyle ya da böyle bir biçimde ve her durumda bunu hissederler.
İnsanlığın yaraları çok derin, çok çeşitli ve çok acılı. Bir insan kendi bedenindeki uzuvlarının her birinin acısını yaşayınca kendisiyle ilgili olanın farkına vardır. Can acısı, ağrısı bedenin bütün unsurları için geçerli. Neresi ağrıyorsa oranın çok zor olduğunu düşünüyor. Beden bütündür. İnsanlık da bütündür. Birbirini tamamlayan çok çeşitlilik.
Hayatın durakları, insanların deneyimleri ve dönemleridir.
Bedenler yaşlanır ama ruh yaşlanmaz. Olduğu gibi yaş ilerledikçe daha incelir. Duyarlı insanların hissedişleri de güçlenir.
Güzel insanlar, ruhu güzel olanlardır. Bedenler gençlikte güzeldir, ilerleyen zamanda pörsüdükçe dış görünümü giderek değişir. Güzel insanlar hiçbir zaman güzelliklerinden kopmayan ruhunu inceliklerini yitirmeyenlerdir. Çünkü onlar hayatın her dönemini aşk ile yaşarlar.